Öykümsü

Rüyadan Hallice 

Bugün kendime küçük bir kaktüs aldım, evdekiler yetmiyormuş gibi. Sanırım bu bir hastalık. Yolda kaktüsümle yürürken, az ötemde olan kediyi farkettim. Sağ ön ayağı kırılmış gibi, yürüyemiyor. İçim fena, kediyi kucağıma aldım. Kaktüs yerde. Kaktüsü de yerde bırakamam, hastalık dedim ya. Kediyi sağ elime kaktüsü sol elime aldım. Sırtımda sırt çantam falan. Bir an Mathilda geldi aklıma, kedi mızırdandı. Sonrası karanlık. Gözümü açtığımda bir sedyede yatıyordum. Ne oluyor lan demeye kalmadan, başıma bir adam gelip; sokakta bayılmışsınız dedi. Kaktüsüm dedim. Kaktüsümle kedi nerede? Adam masayı gösterdi, buradalar diyerek. Kedi sandalyede, kaktüsüm masanın üzerindeydi. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz diye sordu adam. Beni bırak Allah aşkına doktor, şu kedinin ayağını halledebilir misin diye sordum. Kemküm etti. Bir daha bayılabilirim dedim. Çünkü yeterince Yeşilçam izlemiştim, doktor bunu bilmiyordu. Kediye bakmaya razı oldu, tanıdığı veteriner varmış. Doktor dedim, hastalık hastası'nı okudun mu, hiç? Bazen kendimi Argan gibi hissediyorum. 


Burçin Hazar



Rüyadan Hallice II


Ona sürekli gözlerinin ne kadar güzel olduğunu söylüyordum. Yani göz işte aslında, pek abartılacak yanı yok. Ama ne bileyim hoşuma gidiyordu işte. Bir gün bunun geyiğini bile yapmıştık. O kadar çok gözlerin hakkında konuştum ki, kesin rüyama girecek demiştim. Nitekim de öyle olduydu. Büyük bir sergi salonunda duvara asılmış gözlerini izlerken buluyordum kendimi. Sonra birden yanımda bitiyordu. Göz çukurlarının olduğu yerde iki küçük evren vardı. Neden yaptın bunu diyordum. Hoşuma gidiyor gibisinden bir şeyler mırıldanıyordu. Elini tutup duvardaki gözlerine, mükemmel bir sanat eseri izlercesine bakıyordum. Birden bana dönüp rüyanda mıyız diye soruyordu. Rüyamı ona anlattığımda, kahvesini üzerine döktü, sonra ellerimi ellerinin arasına alıp; evlensene benimle dedi. Sanırım o gün o teklifi kabul edecektim. Zira şimdilerde duvarımda asılı olan fotoğrafdan kesilme gözleri rüya etkisi yaratmıyor.


Burçin Hazar


Rüyadan Hallice III


Meçhul bir tarihte üç kardeş bir bankta oturuyorlarmış. Kardeşlerden en küçüğü bir kadına aşık olmuş. Kadın da adamı seviyormuş ama birlikte olmak istemiyormuş. İşte o gün bir fotoğraf çekinmişler, adamın yüzünde kadının silüeti, içine ağlamış durmuş.


Burçin Hazar


Rüyadan Hallice IV


Hiç adetim değilken, hiç tanımadığım bir insana bütün gece derdimi anlattım. Ne var, ne yok eteğimdeki bütün taşları döktüm.Sanki yıllardır bir odanın içerisine kapatılmıştım da, konuşma özgürlüğüm elimden alınmıştı. Öyle çaresizdim, öyle doluydum. Bazen ipin ucu kopuyor. Bir şeyler kısa devre yapıyor. Zaman çok ama zaman yokmuş hissi. Bazı gerçekler yer değiştiriyor sonra. Ulan diyorsun karşıma ilk çıkana anlatacağım. Yeter artık, daha ne kadar kurabilirim kafamda. Hayır, yani daha ne kadar sevebilirim seni. Ömür yeter mi? - Sonra parkta boş bankta oturan adamın yanına gidişim, öyle birden pat diye selam vermeden, deli gibi konuşmaya başlayışım. İçilen sigaralar, çekilen ah'lar. Adamın beni saatlerce müdahale etmeden dinleyişi.- Söyleyeceklerim bittiğinde rahatlamıştım. Bütün bilinçaltım gün yüzüne çıkmıştı. İyi hissediyordum. Garip olan adamın hala hiçbir şey söylememiş olmasıydı. Sağır olduğunu düşündüm ilk. Sonra benden daha büyük bir travma yaşadığını düşündüm. İkisi de değilmiş ama. dönüp gözlerimin içine baktı. " I dont understand you but you're very upset so I couldn't go." O an anladım ki seni sevmek farzdı, bunu kimseye anlatamazdım. Elin gavuruna anlatmıştım ama o da bir halta yaramamıştı.


Burçin Hazar


Rüyadan Hallice V


Bütün olay romanı aldığım o gün başladı. Sırf o okumak istediği için almıştım. Günlerdir baş ucumdaki komidinde duruyordu. Bir kaç kez denedim okumayı, ama içim bir tuhaf oldu. Ona da veremedim. Kitap alacak parası yoktu. Canı çok sıkkındı bu duruma. Kitaba da kafayı takmıştı. Onun öyle kederlenmesi hoşuma gidiyordu. Sürekli kitaptan bahsediyordu. Kitabı okuyamıyordum bende. Sanki kitabı okuyunca bütün büyüsü kaçacaktı. Hem işime geliyordu böylesi. Bu kitap yüzünden konuşabilecek bir konumuz oluyordu. O kitabı anlatıyordu, ben sesini, kelimelerini belleğime kaydediyordum. İsmimi bir söyleyişi vardı, yüz romana bedeldi. Kitabın yazarından bahsediyordu sonra. Gözünde büyük bir kahramandı. Anlata anlata bitiremiyordu. Biliyordum olmak istediği kişiydi. Onun ağzından geleceğini dinliyorduk.

Bir gün o kadar sinirlenmişti ki ağlamaya başladı. O an eve deli gibi koşup, baş ucumdaki kitabı almak istedim. Ama bir adım bile atamadım. Çünkü sarılmıştı bana. Kalbimin deli gibi attığını hissetmesinden korktum. O iki çay söyledi. Ertesi gün elinde parayla geldi. Yüzü gülüyordu. Benimse yüzümden düşen bin parçaydı. Kitapçıya gittik kitap yoktu. Sonra başka bir kitapçıya, sonra başka. Kitap hiçbir yerde yoktu. O kadar mutlu olmuştum ki. Bir hafta evinden hiç çıkmadı. Her gün evine gittim. Evine ilk defa gittiğimde kurabiye yapmıştım. O kurabiyeleri yedi, ben gözlerimle onu yedim. Saatlerce tek konuştuğumuz şey kitaptı. Evde kontrol etmiştim. Yüz yirmi sekiz sayfaydı kitap. Nasıl oluyor da yüz yirmi sekiz sayfalık bir kitaptan günlerce konuşabiliyordu. Aklım almadı. Hiç bozuntuya vermedim. O anlattı ben dinledim. O ağladı ben ağladım.
Dayanamayıp kitabı okumaya karar verdim. İki saatte bitti kitap. Anlattıklarının yakınından bile geçmiyordu. Çok sinirlendim. Beni kandırmıştı. Kesin kitabı aldığımı görmüştü ve aklınca bana bir ders vermeye kalkmıştı. Ertesi gün her zaman ki çay bahçesinde buluştuk. Yine kitaptan bahsetmeye başladı. "Yeter Mehmet" diye bağırdım. Neye uğradığını şaşırmıştı. Çantamdan kitabı çıkarıp masanın üzerine koydum. Şaşkın şaşkın kitaba baktı. Elleri titreyerek kitabı aldı. Gözleri dolmuştu. "Hiç anlamadın değil mi Pelin?" dedi gözlerimin içine bakarak. Ömründen on yıl gitmişti, ismimi o kadife sesiyle söyleyince. Boğazıma bir yumru oturmuştu. Hızlıca aklımdan geçiyordu anlatıtkları olaylar. Bütün o kelimeler, cümleler. Bana bakışı, sarılışı ve ağlayışı. "Hiç anlamadım be Mehmet, hiç anlayamadım."


Burçin Hazar

Rüyadan Hallice VI

Arka sokağımıza gök taşı düştüğünü söylediğimde kimse bana inanmamıştı. Babam da gidip görmeme izin vermemişti zaten. Akşam ezanından sonra sokağa çıkmam yasaktı. Oysa o gün meteor yağmuru vardı, yanımda ise dünyanın en yalancı kızı. Balkonda oturmuş ‘kayan yıldızları’ izliyorduk. Daha doğrusu ben izliyordum. O her zaman ki mevcut olan üç beş sevgilisinden birisiyle telefonda konuşuyordu. Gökyüzünden üzerimize gelen alev topunu gördüğümde kolundan tutup çok kötü sarsmıştım. Sanırım yirmi saniye kadar şaşırıp cilveleşmesine devam etmişti. Bir hafta sonra sınıftaki herkese dalga konusu olmuştum. Gök taşı ile ilgili ne kadar espiri yapılabilirse yapılmıştı. On iki yaşındaki insan beynine nefretim o gün başladı. Sonra Mustafa ile tanıştım. Okuldan çıkmış eve yürürken yanıma geldi. Yan apartmanımda oturduğundan, o gün gök taşını kendisinin de gördüğünden bahsetti. İşte zafer. Hissettiğim buydu. Koşarak apartmana girdim, onun kapısını yumruklamaya başladım. Elinde telefon kapıyı açtı. Ne oldu, telefondayım gibilerinden bakışlar atıyordu. “On iki yıllık hayatımda tanıdığım en samimiyetsiz insansın. Bir daha görüşmeyelim. Anneme de söyleyeceğim, seni eve almasın.” Gözümün önünde yıldızlar kayıyordu. Sonra Mustafayla gök taşının düştüğü yeri incelemeye gittik.  / 2002’den arda kalanlar.

Burçin Hazar