Yaratıcı Yazarlık

GİRİŞ
Neden yazar insan? Kendini yalnızca insanda tanımlayabileceği için, duygularını karşısındaki insanlarla paylaşmak, kimi zaman bilgilendirmek için. Ama yazmak sanıldığı kadar da kolay bir iş değildir. İyi bir dil ve kelime dağarcığı, bunun yanı sıra çok okumayı ve dikkatli olmayı, hayattaki sembolleri çözümlemeyi, aslında daha birçok şeyi gerektirir. Yazarın silahı yazdıklarıdır. Canı pahasına korur onları. Okuyucuyla yazar arasında ince bir köprü kurar bu yazdıkları, hayal etmek gibi oldukça hoş ve rahatlatıcı. İşte aşağıdaki makalemde yazmanın, yazar olmanın ne demek olduğunu ve yaratıcı bir yazarın inceliklerini alıntılar yardımıyla anlatmaya çalıştım.

YAZMAK VE YAZAR OLMAK
Eğer kitap okumaya vaktiniz yoksa yazı yazacak donanımınız ve de zamanınız da yoktur.(King, 2007:arka kapak)
Galiba yazı yazmak konusunda sorulacak sorulardan biri şu olmalıdır: Yazı yazmak istiyoruz, ama gereğince okumada bulunuyor muyuz? Okuduğumuz eserler üzerinde düşünüyor muyuz? Sanırım yazı yazma konusunda,  yaratıcı yazarlık konusunda öncelikle kendimize sormamız gereken soru bu olsa gerek. Belki de yazı yazma sanatında atılacak ilk adım okumaktır. Ancak, burada önemli olan neyi ve nasıl okuduğumuzdur. Unutmayalım ki, okumak hiç de yabana atılacak bir uğraş değildir.
Yazı yazmaya yeni başlayan kişinin önündeki birinci problem dildir. Duymamız ve düşünmemiz yetmez. Onu dille ifade etmemiz gerekir. Edebiyat, dille yeni dünyalar kurmaktır. Yeni bir dünya kurarken de önce malzemeye ihtiyaç duyarız. Sonra onu arzumuza göre şekillendirmek isteriz. Ancak, dil buna izin vermez. Dilin karşı duruşunun geriletilmesi çetin bir mücadele ister. Bu mücadeleyi göze almadan başarıyı yakalamak pek mümkün değildir. Belki de dil, aşılması gereken ilk duvardır.
Yazı yazmak isteyen kişinin hayatı ve insanı iyi gözlemlemesine ihtiyaç vardır. Çünkü yazı, hayatı ve insanı anlatır. Bakmasını ve görmesini bilmediğimiz, bize kapalı bir dünyayı nasıl anlatabiliriz? Önce insana bakmasını öğreneceğiz. Onu anlamaya çalışacağız. Ancak ondan sonra insanı ve hayatı anlatma şansını yakalayabiliriz. İnsanı anlamak ve anlatmak kendimizden başlar. Ünlü Fransız filozofu H. L. Bergson, “İnsan en iyi kendini tanır” diyor. Öyleyse işe kendimizi tanımak ve tanıtmaktan başlamamız gerekecektir.
Bütün bunlardan sonra kişinin kendine inanması ve güvenmesi gelir. Güven, cesaretle birlikte yürür. Kendimizi önemsediğimizde, kendimize güvendiğimizde kimlik kazanmaya başlarız. Bu da başarıyı getirir. İyi işler yapacağımıza inanmadan iyi işler yapmamız nasıl mümkün olabilir? (http://tins116.cankaya.edu.tr/uploads/files/yaratici%20yazarlik%20uzerine.doc)
Roland Barthes ‘Yazmak İçin On Neden’ adlı yazısında aşağıdaki açıklamayı yapmış ve aşağıdaki maddeleri sıralamıştır.
Yazmak kural koyucu bir etkinlik de, bilimsel bir etkinlik de olmadığından niçin ya da neden yazdığımı söyleyemem. Yalnızca bana yazmayı düşündüren nedenleri sıralayabilirim:
  • -Yazının özü, bireyi, kişiyi merkezinden kayırmasından dolayı, kaynağı kavranamaz bir işi gerçekleştirmesinden;
  • -Cinsel coşkuyla ilgisiz olmadığı iyi bilinen bir zevk gereksinimi için;
  • -Bir ‘yeteneği’ yapıta dökmek, ayırt edici bir etkinliği yerine getirmek, bir değişikliği harekete geçirmek için;
  • -Tanımak, ödüllendirilmek, sevilmek, itiraz edilmek, doğrulanmak için;
  • -İdeolojik ya da ideoloji karşıtı görevleri yerine getirmek için;
  • -Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bu sıralamanın, süre giden bir değerlendirmenin buyruklarına boyun eğmek için;
  • -Dostları memnun etmek, düşmanları kızdırmak için;
  • -Toplumumuzun simgesel dizgesini kırmaya katkıda bulunmak için;
  • -Yeni anlamlar, yen, yen, güçler üretmek, şeyleri yeni bir biçimde ele geçirmek, anlamların buyuruculuğunu sarsmak ve değiştirmek için;
  • -Kısacası yukarıda sıralanan nedenlerle belirlenen çeşitliliğin ve çelişkilerin kaçınılmaz sonuç olara ortaya koyduğu gibi, düşünceyi, putu, Biricik Saptamanın, Neden’in (nedensellik ve haklı dava) fetişini başarısızlığa uğratmak, böylelikle çoğulcu etkinliği, üst değeri, nedensellik, genellik olmaksızın metnin kendisini olduğu gibi- doğrulamak için. (Mungan; 2003: 57-58)

Başlamak. . . En zoru da budur zaten. Başlamak. Hele yaratma sürecini barındıran bir işe başlamak, kuralları tanımlanabilir diğer işlere göre daha zordur. Yaratmaya kalkışan kişinin önündeki engeller ve metnini çevreleyen sınırlara karşı tek silahı hayal gücüdür. Nasıl ki okumaktan zevk almak için yanılsamaya teslim olmak zorundayız, yazmayı sürdürmek içinde yanılsamalar denizine girmekten korkmamalıyız. Edebiyatçının varoluşu düş kurmak ve aktarma cesareti göstermesine bağlıdır.( Gürsoy 2004; 24-55-44)  Eğer yürek ve hayal gücü olmasaydı, kurgu dünyası pejmürde bir yer olurdu. Hatta var olmaya bilirdi de.(King; 2007: 163)
Yazarlık genellikle, en yalın haliyle bir kendini ifade etme gereksinimidir, diye tanımlanır. Jean Paul Sartre ‘‘ Yazmak Nedir?’’ başlıklı yazısında ‘‘… yazış diye bir şey vardır ortada. Birtakım şeyleri söylemeyi seçti diye değil, birtakım şeyleri şu ya da bu biçimde söylemeyi seçti diye yazar olur insan. Evet, düzyazıya değerini veren yazıştır’’(Mungan; 2003: 14) diye açıklamıştır.
Eğer bir yazar olmak istiyorsanız, her şeyden önce yapmanız gereken iki şey vardır: çok okuyun ve çok yazın. Okumanın asıl önemi yazarken bir rahatlık ve teklifsizlik kazandırmasındandır; insan başkasını yazdıklarını okudukça, yazı dünyasına daha çok girmiş olur. Sürekli okumak sizi hevesle ve kendinizi kaybederek yazacağınız bir noktaya (bir zihin rahatlığına da diyebiliriz) getirir. Ayrıca, nelerin yapılmış olduğu, nelerin yapılmadığı, neyin demode neyin yeni olduğu, neyin işe yaradığı, neyin kâğıt üzerinde ölmek üzere (ya da çoktan ölmüş) olduğu hakkında giderek artan bir bilgi verir. Ne kadar çok okursanız, kalemizle veya yazı gerecinizle kendinizi bir aptal durumuna düşürmekten o kadar uzaklaşmış olursunuz. (King; 2007:149-155) Son derece kötü veya sıkıcı kitaplar okumak zorunda kalsak ta böyle bir deneyim bize avantaj sağlayacaktır. Çünkü böylelikle nasıl bir üslup kullanacağımızın farkında oluruz. Bu da bizi yazmaya yöneltir. Yazma deneyimi arttıkça, mekânı hayal etme yeteneği de gelişir, gözlerinizi bile kapatmadan hikâyenizin geçeceği mekânları böylesine ayrıntılı hayal edebilirsiniz.( Gürsoy;2004:160) Okumaya ve yazmaya mola vermeksizin devam etmek gerekir, çünkü ancak deneyimler sonucu ortada emeğimizin istediği ölçüde bir hediye bulmak mümkündür.
Günümüz yazarı yapıtını oluştururken çok daha dikkatli olmak zorundadır. Maddi hatalara düşmemek için araştırma yapmalıdır. Bu gerekliliğin farkında olan yazar gerilir. İşte bu noktada yaratıcılık, sınırlama ile diyalektik bir ilişki içindedir. Eğer yazar araştırdığı gerçek dünyanın bilgilerini yaratmak istediği dünyanın gerçekliği ile sentezleyebilirse başarılı olur. Ya da dünyaya ilişkin bilgilerinin eksik olduğu noktalarda hayal gücü ile yapıtını yaratmaya devam eder. Bu durumda hayal gücünü etkin kılan, gerçeklerle etkin kılan gerçeklerle kurgulanan dünya arsındaki gerilimdir.
Yazarın kendini yazdığı dilin edebiyatı ile sınırlamaması, dünya edebiyatını da izlemesi gerekir. Yazar kendi edebiyatı dışındaki yapıtları inceleyerek anlatım tekniklerini, kurgulama biçimlerini, konuları, temaları, farklı duyarlılıkları ve tüm bunların nasıl anlatıldığını öğrenir.(Gürsoy; 2004: 56-57)
Yazarın ele alacağı konu, içinde yaşadığı çağla belirlenecektir, ama daha yazmaya başlamadan önce, hiçbir zaman tümüyle uzaklaşamayacağı duygusal bir tutum edinmiş olacaktır. Görevi kuşkusuz, duygularını dizginlemek, toyluk dönemimde tıkanıp kalmaktan ya da olmadık bir ruh haline saklanmaktan kaçınmaktır. Ama onu ilk etkileyen şeylerden, bütünüyle uzaklaşırsa, yazma dürtüsünü yok etmiş olacaktır.
Hiç kimsenin, kendi kişiliğini sürekli ikinci plana, itmeye çabalamadan, okunabilecek nitelikte bir şey yazamayacağı doğrudur. İyi bir düzyazı pencere camına benzer. Beni yazmaya iten amaçlardan, hangisinin ağır bastığını tam olarak söyleyemem. Ancak, hangisinin izlemeye değer olduğunun bilirim.(Mungan; 2003; 24-30)
Her yazar kendi dünyasını yaratırken kendine özgü bir yazma alışkanlığı ile ve belki de dile dökülmesi çok daha kolay olmayan bir yöntemle çalışır. Hatta birçok yazar açıklanması mümkün olmayan bir esinle, hiçbir plan yapmadan yazmaya giriştiklerini, kendilerini anlatının akışına bıraktıklarını, gerçek yaratma sürecinin böyle bir kendinden geçişle mümkün olabileceğini söyler.(Gürsoy; 2004:132-133)
Yazar eğer bu dünya üzerinde değer taşıyan bir şeyler söylemek istiyorsa, dünyayı kendisinden uzaklaştırmaz ve ondan kaçınmaz. Tüm amaçlara ve planlamalara karşın, günümüzde her zaman olduğundan daha çok kaostur bu dünya, çünkü kendi kendini ortadan kaldıracağı noktaya doğru artan bir hızla ilerlemektir; yazar dünyayı okur için sansürden geçirerek, düzeltip pisliklerden ayırarak değil, olduğu gibi kendi içinde taşımak zorundadır. Ama kendini de kaosa kaptırmamalıdır, edindiği deneyimden yola çıkarak bu kaosla savaşmalı ve kaosun karşısına içindeki umut çağlayanını çıkarmalıdır. ( Mungan;2003:76)

YARATMA SÜRECİ
-Yaratıcılık, yolda bir düğme bulup sonra ona uygun bir elbise diktirmeye benzer.
Rüyalarımızda gördüğümüz nesneler, insanlar, mekânlar… Onlar ne gerçekliğin soluk ya da bozuk kopyalarıdır ne de başka âlemin nesneleridir. Onlar rüyayı gören kişiye aittirler. Bir metin okurken yaşadığımız deneyim de bu durumun benzeridir. Ancak yaratma sürecinde bir fark vardır: ‘Resmedebildiğim şeye sahip olduğumu hissediyordum’. Sanat yapıtının hayali düzleminde de olsa bir gerçeklik üretiyorsanız, onun bilgisine de sahip olduğunuz varsayılır. Yaratıcı yazarın ihtiyacı olan malzeme herkesin içinde vardır ancak bunlardan hikâyeler dillendirme arzusu, takıntısı ve cesareti herkeste olmak zorunda değildir. Yaratıcı sanatçı hem yeni bir dünyayı yaratırken keşfediyor ve yarattığı dünyayı deneyimleyerek zevk alıyor; hem de bu yeni dünyayı başkalarına gösterebiliyor. Bir başka deyişle bu tür fantezilerin kişinin utanç duymadan haz almasını sağlıyor.( Gürsoy; 2004; 44-50-51)
Freud’a göre yaratıcı yazarların yapıtları tıpkı fanteziler gibi onun çocuklukta oynadığı oyunun devamıdır. ‘Çocuk oyun oynarken ne yaparsa, yaratıcı yazarda yazarken aynı şeyi yapar’ görüşünü öne sürerek yazma eyleminin bir öğrenme ve eğlence kaynağı olduğu kadar bir deşarj kaynağı olarak da kullanıldığının altını çizer. Ve yaratmanın anılardan ileri geldiğini öne sürer. Onlar bilinçaltımızda çıkmaya hazır bir şekilde doğru zamanın gelmesini beklemektedir. Freud’un önermeleri de bu söylediklerini destekler niteliktedir: Başkaları tarafından kabul edilmenin, övülmenin ve sevilmenin verdiği hazzın etkisiyle resim yapan çocuğun bu süreci aktarılmasına işaret etmesi… Bence bu çok önemli bir saptama. Yaratma sürecinin ikincil bir haz mekanizması olduğunu tespit etmiş oluyor. Birincil olan, çocuğun beklediği katıksız sevgi. Sanat bu noktada ikincil bir süreç olarak birincil olanın yerine geçiyor. Çocuk-ressam için böyle olan bir durum erişkin sanatçı için farklı mıdır? Hem evet, hem hayır. Bir başka boyutu daha var yaratıcılığın: meydan okuma! Bir anlamda var olan gerçekliğe yeni bir bakış, yeni bir anlam, yeni bir değer yüklemektir yaratmak. (http://www.genbilim.com/content/view/705/38/-- Gürsoy; 2004: 45)
Yaratma süreci hep merak konusu olmuştur hayatımızda. Nasıl gerçekleşir, yazıya nasıl aktarılır? Ama herkesin içinde farklı bir yerlerde beklemektedir. Bize düşen elimizi korkmadan daldırıp onu açığa çıkartmaktır. Hatta hiç ummadık zamanlarda, mekânlarda bile aklımıza gelebilir. Kimi zaman rüyamızda, kimi zaman otobüste, kimi zaman da ekmek kuyruğunda. Önemli olan bu yaratma sürecini olabildiğince faydalı bir şekilde değerlendirmektir.
KURGU
Kurmaca yapmak, kurgulamak insan zihninin en parlak yeteneklerinden biridir. Gerçekliğe anlam vermek için yapılan bir şekil verme işlevidir. Kurgunun amacı; zamanı parçalamak, metni farklı katmanların birleşimi olarak tasarlamaktır.( Gürsoy; 2004:64)
Kurgunun tüm diğer yönlerinde olduğu gibi, iyi bir diyalog yazmanın anahtarı da dürüstlüktür. Ve karakterinizin ağzından çıkan kelimeler konusunda dürüstseniz, kendinizi makul ölçüde bir eleştiriye maruz bıraktığınızı görürsünüz.( King; 2007:192) Kurgunun gerçektende inandırıcı olmasını istiyorsanız mutlaka doğruyu söylemek zorundasınız. Çünkü bu hem kurguyu inandırıcı kılacak hem de size karşı olan güveni arttıracaktır. Metnin başlığı bu dürüstlüğün başında gelir. Çünkü başlık metnin bir parçasıdır, metni temsil eder. Başlıkların ilgi çekmesi gerekir, bu beklenen bir şeydir. Okura bir sesleniş olarak da düşünülebilir.
Girişler önemlidir… Giriş bir kapıdır. Okuru metnin vaat ettiği yeni âleme davet eden bir kapı. O nedenle giriş kısmı, içerideki dünyanın bir ilkörneğidir. Metnin veremeyeceklerini vaat eden parlak bir giriş de en az sönük ve üstünkörü bir giriş kadar kötü bir etki yaratır okur üzerinde. Kimi yazar metninin herkesi hemen içine alması için çaba sarf eder, kimileriyse okurunu sınayan çetrefil girişleri tercih eder. (Gürsoy; 2004 : 78-79 )
Ben yazının temel biriminin cümle değil paragraf olduğunu ileri sürebilirim... Tutarlılık paragrafta başlar ve kelimelerin sadece kelime dizisi olmasının dışına çıkma şansı doğar. Eğer bir dirilme, canlanma anı gelecekse bu ancak paragraf düzeyinde gelir. Öyle muhteşem ve esnek bir enstrümandır ki, tek bir cümleden ibaret olabileceği gibi, sayfalarca da sürebilir. İyi yazacaksanız paragrafı iyi kullanmayı öğrenmeniz gerekir. Bu da çok fazla pratik yapmak demektir; vuruşları böyle kavrarsınız.( King; 2007: 139 )

HİKÂYE VE OLAY ÖRGÜSÜ
Hikâye sözcüğünün bir olay anlatımını ifade ettiğini, öykünün ise hikâye anlatmayı da içeren daha geniş bir edebi türe işaret ettiğini düşünüyorum. Öykünün şiir ve deneme evrelerine yaklaştıkça hikâye anlatmaktan uzaklaşması da bu duruma örnek olarak verilebilir. Olayların kurmaca yapıt içinde bize sunulduğu sırayı belirleyen örüntüye olay örgüsü denir. Hikâye ise bu olayların okurun / izleyicinin zihninde kurulmuş halidir. (Gürsoy; 2004: 130-136)
İnsan her gününü belirli kişiler ve belirli bir çevreyle geçirmektedir. Gün içinde farklı farklı olaylar dinlemektedir. Sarte’ın da dediği gibi ‘‘Bir insan her zaman hikâye anlatıcısıdır; kendi hikâyeleriyle ve başkalarının hikâyeleriyle çevrili yaşar; başına gelen her şeyi onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır.’’ İlginç olan karşımızdakinin gözüyle kendi hikâyemizi algılamak olurdu sanırım…
İyi öykü fikirleri kelimenin tam anlamıyla yoktan var oluyor, boş bir gökyüzünde dosdoğru üstünüze geliyorlar; daha evvelden birbiriyle hiç ilişkisi olmayan iki fikir bir araya gelip güneşin altında yepyeni bir şey oluşturuyor. Sizin işiniz bu fikirleri bulmak değil ve fakat kendilerini gösterdiklerinde onları tanımak. (King;2007: 37) Fikirler her zaman hep aklımızdalar sadece keşfedilmeyi bekliyorlar. Bazen bir fikir aklınızdan geçtiğinde hiç bir şey ifade etmez, belki üstünde çok düşünmeyiz bile. Ya da kimi zaman belirsizdir, geleceği bulanıktır, ne olduğuna dair bir anlam yürütemeyiz. Sadece ileride başka bir fikirle özdeştiğinde geriye kalan elinize kalem alıp gerisini düşünmemektir.
Bir öyküyü anlatmak, bir olayın zamansal ve mekânsal çerçevesi, kişileri, kişilerin kimlikleri, durumlarıyla ilgili çeşitli bilgilerin seyirciye aktarılması demektir. Kendi başına ele alındığında öyküleme, ortaya çıkan öykünün gölgesinde kalmak ve istenen etkiyi uyandırmak amacıyla göze batıcı olmaktan kaçınmak zorundadır. Genelde bir şeyi anlatmak için çok sık kullanılan bir yöntem de karşıtlıklar yaratmaktır. Davranışların, karakterlerin, durumların arasında karşıtlıklar yaratarak seyircinin bunları daha iyi değerlendirmesini sağlar. Böylece metinde yeni kişilikler, birbirine koşut ya da birbirini tamamlayan durumlar yaratabilir, bu karşıtlıkların temel işlevi, bir özelliği belirginleştirmesidir. ( Chion; 1987 : 198-193-215)
ANLATMAYIN (özetlemeyin) GÖSTERİN denilir. Bu kurmacanın altın kurallarından (!) biridir. Kurmaca bir yapıtta amaç bir dünya yaratmaktır. Okur, bu dünyanın sokakları, caddeleri, evleri, doğası, insanları ve tabi ki bu dünyada geçen hikâyelerin kahramanları gerçekten varmış hissine kapılsın istenir. Bu yanılsamayı yaratmanın en kolay ve en geçerli yolu göstermektir. Anlatmak okurun düşüncesine hitap eder, bilgileri doğrudan iletir ve okurun bu bilgileri belleğine kaydetmesi beklenir. Kurmaca bir metnin gücü metni okurun zihninde ne kadar iyi canlandırdığıyla yakından ilgilidir. Olup bitenleri bilen birinin bize özetlemesi ile bizim olayları kendi gözlerimizle görmemiz arasında çok önemli bir fark vardır. Okur olayları ‘görerek, hissederek’ izlerse zevk alır. Çünkü o zaman hikâyeyi kendi zihinsel araçlarıyla biçimlendirecektir. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi… Okur gördüklerini yorumlayarak süzer ve kendi zihninde ‘bilgi’yi sentezler. Bu nedenle kendi ‘bulduğu’ gerçeklere daha kolay inanır. (Gürsoy;2004: 146)

BETİMLEMELER
Betimlemelerin ilk ve en önemli işlevi anlatılan hikâyenin nerede yer aldığını tanımlamasıdır. Okur, birazdan macerasına ortak olacağı kahramanın kim olduğu ve o anda nerede ulunduğu konusunda hemen bilgi sahibi kılınmazsa kurmacanın etkileme gücü düşmeye başlar. Eğer fantastik bir öykü yazıyorsanız, öykü yazıyorsanız, öykünün içinde bir tane olağanüstü öğe kullanın. Bunun dışında her şey sıradan gerçeklikle örtüşsün. Eğer birden fazla öğe kullanırsanız, yazdığınız fantastik bir öykü olmaktan çıkar ve bin bir gece masallarına dönüşür. (Gürsoy; 2004: 156-158)
Betimleme okuru duyumsal bir katılımcı yapar. İyi betimleme yapmak öğrenilen bir beceridir ve çok çok okuyup yazmadıkça başarılı olamamanın başlıca nedenlerinden biridir. Gördüğünüz gibi sadece nasıl sorusu yetmiyor; aynı zamanda ne kadar sorusunun da sorulması gerekiyor. Okumak ne kadar sorusuna cevap olur ve ancak toplar dolusu kâğıt harcanarak nasıl sorusuna cevap bulunabilir. Sadece yaparak öğrenebilinirsiniz.
Betimleme, okurun ne yaşamasını istediğinizi gözünüzün önüne getirmenizle başlar. Zihninizde gördüklerinizi kelimeler halinde kâğıda dökmenizle de biter. Kolay olmaktan çok uzaktır. Başarılı bir yazar olmak istiyorsanız, betimlemeyi başarmanız gerekir ve bunu okurunuzun tanıdık bularak irkilmesini sağlayacak bir yolla yapmalısınız. Eğer bunu başarabilirseniz, emeğinizin karşılığını alırsınız ve hak da etmiş olursunuz. Başaramazsanız, bir sürü ret cevabı alırsınız ve belki de harika telefonla pazarlama dünyasında güzel bir kariyer yaparsınız.
Yetersiz betimleme okurun şaşırmasına ve kıyıda kalmasına neden olur. Aşırı betimleme ise onu ayrıntılara ve imajlara boğar. Püf noktası herkesi mutlu edecek ortalamayı bulmaktır. Ayrıca asıl işinizle, yani hikâyeyi anlatmakla uğraşırken neyin betimlenmesi neyin kendi haline bırakılması gerektiğini bilmek de önemlidir. (King;2007:179-180)

KARAKTERLER SÖZCÜKTEN İNSANLARDIR
Karakter yaratma süreci kurmacanın tüm unsurlarının devrede olduğu karmaşık bir süreçtir ve her yazarın tarzına göre farklı şekillerde ortaya çıkar. Yapmamız gereken bekli de tek şey, kahramanlarımız ciddiye almak, onlara ve hikâyelerine inanmaktır. Kendimizi o karakterin yerine koyarak (onun için hayal etmiş olduğumuz tüm geçmişini de yükleyerek), hikâye içindeki durumla biz karşıya gelseydik ne hissederdik, ne yapardık, nasıl davranırdık, diye kendimize sormamız iyi bir yöntemdir. Biz onlara inanırsak, onların peşine düşersek, bir kısmını planlamış olduğumuz ancak tamamını hiç bilmediğimiz bir âlemi onlarla beraber keşfedebiliriz. 
Forster’ın yaptığı ayrıma göre tüm kurmaca karakterler kabaca ikiye ayrılabilir.
-         İlki hikâye boyunca, koşullar ne olursa olsun karakterlerinde hiçbir değişim gözlenmeyen, hikâye başladığında ahlaki ve ruhsal olarak hangi noktadaysa finalde yine o noktada bulduğumuz düz karakterler.
-         İkincisi, tahmin edilebileceği gibi hikâye boyunca yaşadığı deneyimlerin etkisi ile değişen, gelişen, dinamik ya da Forster’ın deyimi ile yuvarlak karakterler. (Gürsoy;2004 :202-194)
Yapıtlarımızda yarattığımız karakterlerin gerçeklik kazanmaları için önerilen teknikler belki bir gerçeklik yanılsaması yaratabilir; ancak onların gerçekten birer ‘‘ varlık ’’ olabilmeleri için yazarın kendi içine elini uzatıp onları çekip çıkarması gerekir. Bunu yapabilmenin yolu da yoğun bir içebakıştan, zamanla kazanılmış bir iç görüden başka ne olabilir ki… Çünkü bir insan tüm insanlığın özetidir. Böyle bir sürecin sonunda yazılmış karakterleri nerede görürseniz tanırsınız. Tıpkı benim gibi dersiniz. (Gürsoy; 2004:52)
Karakterlerinizin ağzından çıkan kelimeler konusunda dürüstseniz, kendinizi makul bir ölçüde eleştiriye maruz bıraktığınızı görürsünüz. (King;2007: 192) Çünkü karakterlerinizin inandırıcı olabilmeleri onları nasıl aktardığınıza ve okurlarınızın hayalinde nasıl canlandırdığıyla alakalıdır. Gerçekten de okur o karakterde kendini bulmalıdır. Metin okuru alıp bambaşka bir diyara götürmeli, sayfaları nasıl çevirdiğinin farkında olmamalıdır. Çünkü insan karakterin bir özelliğinde kendini bulur ve o an’ın mucizesini yaşar. İşte bu noktada karakterlerin inandırıcı ve dürüst olması gerekmektedir.

BİTTİ, BİTMEZ DEDİĞİMİZ MASALLAR
Yazın, yazmaktan asla korkmayın ama yazmak için de çok okuyun, hayal etmekten asla vazgeçmeyin. Hayaliniz gerçekleşene kadar hayal etmeye devam edin. İnancınız ve amacınız daima gölgeniz olsun. Okumaktan bıkmayın, ne kadar okursanız o kadar bilgili olursunuz. Yazmak ince ayrıntılarıyla hep içimizdedir. Önemli olan içimizdeki yeteneği fark etmek ve çaba sarf etmektir. Ama asla yazmak için yazmayın, yazınızda mutlaka bir amaç olsun. Çünkü insan kendini yalnızca insanda tanır. İnsanı yazmaya iten; çevresi, yaşadıkları, geçmişi, geleceği, duyguları, dünyası ve en önemlisi de kendisidir. Sadece bunun önemini bilin. Ve unutmayın ki Yaratıcı Yazarlığın İnceliklerine çok okuyup ve çok çok çok yazarak ulaşabilirsiniz.
Son cümlemi de Murat Gürsoy’un Büyübozumu kitabındaki son alıntısı olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sözüyle bitirmek isterim:
‘‘ Fakat dostum bu yanlış adımda haklı idi. Bütün gençliğinde ona bunu tavsiye etmişlerdi: ‘Halka karışın, köye, kasabaya gidin… Yalnız orada hakikat vardır.’ Hiç kimse ona dememişti ki ‘Sen tek başına bir realistsin, bu realiteyi bize anlat. Yaşadığın saati, duyduğun günü, her gün içini parçalayan sızıları ve her akşam sana yaşamak aşkını veren ümitleri anlat, ayrıldığın yüzler gördüğün manzaralar… hasret ve gurbetlerin bize yeter, çünkü biz biliyoruz, senin benliğinde bütün bir Türk iklimi, bütün bir Türk cemiyeti, hatta bunların arasında bütün bir insanlık var, onları konuştur, yani kendini konuştur. Söyleyeceğin yalan bile bizim için bir kıymettir. Elverir ki, güzel yazasın. Madem ki roman yazacaksın, evvela, her şeyden evvel bir roman işçisi ol.’ Hayır, bunu ona hiç kimse dememişti."

Burçin Hazar





KAYNAKÇA
-         Murat Gürsoy / Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık  Can Yayınları 2004
-         Stephen King / Yazma Sanatı Altın Kitaplar Yayınevi 2007
-         Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle Yazıhane Metis Yayınları 2003
-         Michel Chion / Bir Senaryo Yazmak Afa Yayınları 1987
-         Freud’un Yaratıcı Yazmak Düşüncesi /  http://www.genbilim.com/content/view/705/38/
-         Yaratıcı Yazarlık Üzerine / http://tins116.cankaya.edu.tr/uploads/files/yaratici%20yazarlik%20uzerine.doc